|
Kırmızı Boşluk
SAYI NO:
05 / Aralık 2002
Anadoluda nesli tükenen canlılar
DOĞANIN KAYIP ÇOCUKLARI
Anadolu Parsı
Kurtlar ve Ayılar
Türkiye'nin Orkideleri
Uçan Köpekler
Kartallar ve Akbabalar
Tuzun Çiçekleri
EK: Poster
Türkiye'nin nesli tükenen canlıları
|
PDF dosyaları açmak için sisteminizde yüklü olması gereken programlar
Adobe Reader 6.0
Winzip
İçindekiler
|
|
Türünün bütün bireyleri yok edilmiş bir hayvan nasıl yaşar? Onun yalnızlığı nasıl bir yalnızlıktır? Kovulduğu bütün coğrafyalarda nasıl var olmaya çalışır, ne hisseder? Bütün türleri yeryüzünden sildiğimizde biz ne hissederiz, neyle karşılaşabiliriz?
|
|
|
Güzel bir bindallı düşünün. Bu bindallıyı alıp, bin parçaya ayırın. Ayırdığınız parçaların yarısını çöpe atın. Sonra oturup, geriye kalan beş yüz parçasıyla aynı bindallıyı tekrar yapmaya çalışın. Bu mümkün müdür? Yanıt çok basit: Hayır! İşte doğadaki pek çok canlının durumu, bin parçaya bölünmüş bir bindallıya benzer. Bir zamanlar Avrupa'nın batısından Uzakdoğu'ya, İskandinavya'dan Anadolu'ya kadar yayılan bazı canlı türleri, bugün aynı dağılış alanının içinde birbirinden kopmuş parçalar halinde yaşamakta. Bu parçalanma, zorunlu akraba evlilikleri, ardından da genetik bozulma ile sonuçlanıyor. Yaşam alanı parçalanmış bir türün hayatı, sürekli virajlarla dolu bir yolda araba sürmeye benzer. Hata şansı yüksek, tehlikesi boldur! Artık bu tür, kırmızının sınırına yaklaşmıştır.
|
|
|
Yolladığın bir mesaja yanıt alamadığında binlerce hücren intihar eder. Yalnızlık yüzünden. Tıpkı mutlak yalnızlığı yaşayan son Anadolu canlılarının içinde bulunduğu çaresiz durum gibi.
|
|
|
Dünyanın on dokuzuncu yüzyıldan sonra yaşadığı değişimler doğayı, olanaklarından yararlanmamız, engellerinin ise hakkından gelmemiz gereken bir 'şey'e dönüştürdü. Ucu bize dokunmadıkça bir canlının soyunun tükenmesine tepki vermiyoruz. Oysa evrenden silinen her canlı küçük bir kıyamet yaratıyor.
|
|
|
Bir zamanlar Anadolu bakir bir coğrafyaydı. Aslanlar, ceylanların peşinden koşuyordu. Nehirler, taşkın ovalarını özgürce kaplıyordu. Gür ormanların tek sahibi yaban hayvanlarıydı. İnsan bu topraklara henüz adımını atmıştı. Nehir kenarlarında ilk yerleşimlerini kurarak doğa üzerinde ilk izlerini bırakıyordu.
|
|
|
İnsanın 1.7 milyon yıl önce Afrika'dan başlayan dünya yolculuğu Anadolu'dan geçiyordu. Anadolu'da insanın varlığına ilişkin 900 bin yıl öncesine ait en eski kalıntılar Konya Akşehir'deki Dursunlu'dan biliniyor.
|
|
|
Arsanlar, filler, çitalar ve yabansığırları yakın geçmişe kadar Anadolu sahnesinin ayrılmaz bir parçasıydı. İnsanın gelişmesine yenik düştüler.
|
|
|
Uçurumun eşiğine sürüklenen hayatlar var. Var mı yok mu bilemediğimiz, eğer yaşıyorlarsa, daha ne kadar aramızda kalacaklarını kestiremediğimiz... Şimdi onlar belki de bizim 2 bin 500 yıl önce sormuş olmamız gereken bir soruyu haykırıyorlar: Gelişmek yok etmek midir, yoksa yaşatmak mı?
|
|
|
Türkiye yaban hayatı hakkında ne biliyoruz? Bildiklerimiz ne kadar güvenilir? Acaba anlatıldığı gibi kurtların yaşamı evcil koyunları parçalamak, bozayının yaşamı arı kovanlarına zarar vermekten mi ibaret? Peki gerçekten sırtlan, pars bizim topraklarımızda hâlâ yaşıyor mu? Yıllarca avladık, evlerini yok ettik, zehirledik, kapan kurduk onlara. Hâlâ yok edemedik mi? Kim daha vahşi, onlar mı, yoksa biz mi?
|
|
|
O, bir zamanlar Anadolu'da özgürce dolaşıyordu. 'Zararlı hayvan' olduğu için, yasalar tüm yıl boyunca vurulmasını uygun gördüler. 2000'li yıllara geldiğimizde, aslı yok oldu ama ünü dört bir yanı sardı. En son vurulan Anadolu parsı, nesli tükenen pek çok canlı gibi tabiat müzesindeki yerini almış, cilalı vitrinin arkasından seyrediyor dünyayı. Müzede koşuşturan çocuk sesleniyor: 'Baba, bu resmi kim yaptı?'
|
|
|
Kelaynaklar geldiğinde bütün Birecik sevinir, şenlikler kurardı. Onlar uçtuğunda gökyüzü kararırdı. Bir zamanlar DDT yoktu, kafes yoktu, baraj yoktu. Sadece ana suyu Fırat vardı. Dünya böyle değildi, çünkü kelaynaklar özgürdü.
|
|
|
Bir zamanlar binlerce toy yaşardı Anadolu'da. Vuruldular, zehirlendiler, yurtlarından kovuldular. Bugün sadece 500 tanesi hayatta. Anadolu'daki son bakir bozkırların içinde, bir sır gibi saklanarak yaşıyorlar.
|
|
|
25 milyon yıl boyunca Anadolu'daki bozkırların içine sıkışmış göl ve akarsularda yaşamayı başardılar. İç denizler yok oldu, kıtalar birbirinden koptu, ama onlar vazgeçmedi, başlarına gelen her şeye rağmen hayatta kaldı. Ta ki insanoğlu, akarsulara kelepçe takıp gölleri çöl yapana kadar. Artık çoğu yok oldu, çöldeki pulları kaldı geriye.
|
|
|
Dünya denizlerinde 90 milyon yıl boyunca hiç evrim geçirmeden yaşamayı başardılar. Anadolu'nun ıssız kumsalları, yumurtalarını bırakmak için geldikleri en önemli sığınaklardan biri oldu. Bu uzun ve yavaş maceranın ardından, 20. yüzyılın son çeyreğinde yok olma noktasına geldiler. Bir zamanlar yumurtalarını bıraktıkları kumsalları bugün lüks oteller, yazlıklar ve yat limanları kaplıyor.
|
|
|
Hiçbir şey ortalama değil o dünyada. Ne kışlar ılık, ne de yazlar serin. Geceler soğuk, gündüzler sıcak. Güneş, tuz, susuzluk ve beyaz. Hayat hiçbir yerde olmadığı kadar zor. Burası tuz bozkırı. Diğer bütün canlıların susup sadece tuz bitkilerinin konuştuğu bir dünya. Tuz bitkileri, dünyanın en cesur ve en nadir canlıları.
|
|
|
Soğuk kış günlerinde salep içiyoruz. Yazın salep tozuyla yapılmış dondurma yiyoruz. Peki salep tozunun nasıl üretildiğini biliyor muyuz? Türkiye dünyadaki en büyük salep üreticisi ve bu yüzden her yıl 45 ila 180 milyon arasında orkide doğadan toplanıyor. Sadece Türkiye'de yaşayan, insanın içini ürperten nadirlikte pek çok orkide türü yok olma noktasına gelmiş durumda.
|
|
|
Onların yaşadığı yer tropikal denizlerde ıssız bir ada değil. Onların vatanı Ege'deki Datça Yarımadası. Datça hurması, Anadolu'nun en eski ve en nadir sahiplerinden.
|
|
|
Türkiye'nin hemen her yerinde nesli tehlike altında olan canlılar yaşıyor. Bu yok oluşun sebebi, tüketim toplumunun kendi ihtiyaçlarını karşılamak için doğayı yok etmesi. Barajlar kurması, yollar inşa etmesi, ormanları yok etmesi. Doğanın yok oluşunu durdurmak için bugün harekete geçersek nesli tükenen canlıların bu topraklarda yaşamasını sağlayabiliriz. Aksi takdirde onları sonsuza kadar kaybedeceğiz.
|
|
|
Bir nehir gibi düşünen iki ana yaşardı bir zamanlar Anadolu'da. Hem toprağa tutunup, hem de denize akacak kadar güçlüydü onlar. Bütün analar gibi. Bboğduk ana suyunu, boğduk Fırat'ı. Öksüz kaldı Dicle. Karındaşını, anasını, evladını, can dostunu kaybetti. Şimdi sıra onda. Dicle'yi de boğmada insanoğlu. Yoksa bütün insanlar göremez, görünmez mi oldu? Nasıl bir şuursuzluk bu! Söyle bana Dicle ana, ellerimdeki kanı hangi nehir temizler artık?
|
|
|
Onları her zaman gücün sembolü olarak gördük. Kartallar, doğanlar ve şahinler tarih boyunca armalarımızı ve bayraklarımızı süsledi. Gerçek yırtıcı kuşların nasıl yaşadıklarını ise hiçbir zaman düşünemedik. Siluetleri dünyamızı süsleyedursun, kendileri zehirlendi, vuruldu, yok edildi. Yırtıcı kuşlar, gökyüzünün en hırçın ama en narin sahipleri.
|
|
|
Filmlerin çirkin ve uğursuz olarak tanıttığı yarasalar, gerçekte son derece yetenekli ve etkileyici canlılar. Türkiye'deki otuz beş tür yarasadan biri olan 'uçan köpekler' vampir iftiralarına karşın sadece meyveyle besleniyorlar. Gecelerin sahibi bu esrarengiz canlı, Türkiye'nin Akdeniz kıyılarında var oluş savaşı veriyor.
|
|
|
Onlar, doğanın en kırılgan renkleri. Sevdikleri çiçekler, yaşadıkları bozkırlar ve vadiler bugün yok oluyor. Kelebekler Anadolu topraklarından hızla siliniyor. Türkiye'de tehlike altında olan 51 kelebek türü, hayatta kalabilmek için onları fark etmemizi bekliyor.
|
|
|
Derinlerden bir ses geliyor. Yunusların sesi. Onlar, kendi dünyalarının dışında yaşayan insanoğluna sesleniyor. Yunuslar, sonsuza kadar denizlerin özgür çocukları olarak yaşamak istiyor.
|
|
|
Pek çok dilin konuşulduğu, dünyanın en çarpıcı renklerinin salındığı bir coğrafyaydı Anadolu. İnsanın hayatla ve doğayla bağını kuran, duygu dünyasını zenginleştiren bir çokkültürlülük ocağıydı. Tek dünya, tek kültür, tek dilin egemen kılındığı modern zamanlardan Anadolu da payını aldı.
|
|
|
Doğa koruma madalyonunun iki yüzü: Bir yanda doğayı yok edecek kadar kullanmayı kendine hak görenler, öte yanda yok oluşu gören, gördüklerini yüreği taşımayan insanlar. Dergiyi şimdi aramızda olmayan doğa sevdalılarına ithaf etmiştik. Adanmış yaşamların sayısı bu kadar az değil, aksine, doğanın yok oluşundan kaygı duyan kişilerin sayısı her geçen gün artıyor. Bugün aramızda olup da doğa koruma için çalışan pek çok insan var. Bu nedenle YeşilAtlas'ın bu seneki sayısında çeşitliliğe saygı duyan yaşamlardan kesitler sunuyoruz, çarenin "bizler" olduğunu anlatmak için.
|
|
|
|
|
|